Salih Korkut Peker ile Söyleşi

Yol Uzun, Çalgı Güzel, Çalgı Zorlu, Biz de Zora Sevdalı!”

On yıl kadar önce atölyemi açtığımda kendime de yeni bir ufuk açtığımın pek farkında değildim. Zamanla atölye vesilesiyle, aklıma hayalime gelmeyecek insanlarla tanıştım. Salih Korkut Peker, tanışıp geçiştiğimiz biri olmadı. Hayranlıkla seyrettiğim bir müzisyenle ahbap olmak, birlikte çalıp söylemek şansına eriştim.

Salih Korkut, her zaman mütevazı ama alttan alan biri değil. Kelimelerini sakınmaz bir rikkatle tasarruf etmekte mahir. Kendisi nadir, icrası cevval. Benim kuşağım icracıları arasında virtüöz seviyesinde çok insan var. Ama gördüğüm kadarıyla derinliği ve kendine ait söyleyecek sözü olan çok az. Salih Korkut onlardan biri. Çaldığında kelimeler değil cümleler duyuyorsunuz. Bu çok önemli ve az rastlanır bir şey. Saniyede 25 nota geçip bir şey demeyen çok müzik var.

Buyurun, bu kıymetli insanın sözlerine kulak kabartalım:

Not: Bu söyleşi, Üzüm Kokan Semt dergisinin Temmuz-Ağustos 2020, 9. sayısından yayınlanmıştır.

 

  • Engin: Söyleşiyi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Klasik soru ile başlayayım 🙂 : Muhtemelen bir dizi yahut filmde senin çaldığın cümbüşü, gitarı, udu yahut bağlamayı farkında olmadan çokça duymuş olsalar da, seni tanımayan dergi okurları için kısaca kendinden bahsedebilir misin?
  • Korkut: Böyle keyifli bir mecrada söyleştiğimiz için ben teşekkür ederim 🙂 1979 doğumlu ve Ayvalıklıyım. Çocukken hayatta çalamayacağımı düşündüğüm org ile müziğe başladım ama müzisyen olmayı kafaya takmam, üniversiteyi bitirene kadar yaşadığım Ankara’da, 14 yaşında gerçekleşti. Yeni Türkü sayesinde klarnete tutuldum. Bir müddet klarnetle uğraştım ama Erkan Oğur, Cengiz Onural, Erdinç Şenyaylar ve Levent Yüksel gibi multi enstrümanistlerden etkilenerek telli çalgılara yöneldim. Önce akrabamızdan edindiğim 3 teli kalmış bir turistik cura (hayır 3 telli cura değil, 3 teli kalmış cura 🙂 ) ile melodileri kurcalamaya başladım. Daha sonra gitar tarafından tavlandım; dayımdan kalma EKO marka külüstür bir gitarı çalmaya çalıştım. Rock, grunge ve metale yöneldiğim 1995 yılından itibaren, hayatımın büyük bölümünü etkileyecek olan elektrik gitarla tanıştım. Bunu perdesiz gitar, ud ve 1993 yılından beri sesini her duyduğumda dikkat kesildiğim cümbüş izledi… 2001’de İstanbul’a yerleştim ve İstanbul kökenli birçok bar grubu ve proje grubunda yer aldım, albümlerde çaldım, şarkılar yazdım, düzenledim. Dünyanın farklı köşelerinde yüzlerce konser çalmışımdır. 2011’den bugüne de stüdyo müzisyenliği yapıyorum. Özellikle dizi ve film müziği kayıtlarında telli çalgılarla görev başındayım 🙂 2017’den sonra, yıllardır biriktirdiğim müzikal fikirlerimi dışa vurabileceğim projelerin içinde buldum kendimi. Başta tek kişilik “harman müzik” projem olmak üzere, Duble Salih, Yasak Helva ve Çalgiya İzmir projelerinde cümbüş ve çağlama odaklı üretim ve icra peşindeyim. Bu gruplarla birer albüm yayınladık. Çok yakında da solo albümüm yayında olacak.
  • Engin: Müziğe yönelmek sanki neredeyse içgüdüsel bir şey gibi. Karşı koyulamıyor. Bu isteği yeterince güçlü olmayanlar ya müzisyen olmuyor ya da vasatta eğleniyor; (kendimden biliyorum 🙂 ) İnsanın hayatının çok büyük bir kısmını,  çoğu zaman sadece havalara karışıp giden bir takım sesler çıkarmaya vakf etmesinin anlamı nedir? 🙂
  • Korkut: İnsanın en büyük ihtiyaçlarından biri “kendini ifade etmek”. İçinde birikenleri farklı şekillerde dışa vurabilmek… Müzik de bunun en lezzetli yollarından biri. Her zaman her yerde söylediğim bir şey var: Bir çalgıyı çalamamak bile ayrı şifadır. Çünkü lezzetli bir amaç uğruna uğraş vermek, o amaca ulaşmaktan daha bile heyecanlıdır. İnsan ruhu, uğraş ile dingin kalır. İlla müzisyen olmanıza gerek yok. Profesyonel müzisyen olmak bir “mertebe” değil, bir “durum tasviri”dir. Müzikten para kazanmayıp da, içinde birçok müzisyenden daha çok müzik olan hatta ses veya saz ustası olan birçok insan var (senden biliyorum 🙂 )

  • Engin: Peki beynin neredeyse sadece müziğe odaklanması hayatın başka alanlarında mesela gündelik hayattaki dikkatlerin dağılmasına yol açıyor mu? Bir alandaki derinlik, başka yerde eksiklikler yaratıyor mu?

 Korkut: Ampulü zor takarım, kağıdı düzgün katlayamam, çok çirkin yazarım, el becerisi, ekonomi, ticaret, konuşarak kendini anlatabilme gibi konularda 7 yaşından küçük bile olabilirim. Ama sokaklar müziğe çıkmaya başlayınca güvenli bölgeme, hakimiyet alanıma kavuşmuş oluyorum.

 

 

  • Engin: İyi müzik için bir kriterin var mı? Biliyorum, sen de müziği türlere bölen bir insan değilsin. Bambaşka müzikler dinliyor ve takip ediyorsun. Bunlar içinde iyi ve kötü olanı ayırt etmek nasıl mümkün olur? Tamamen kişisel bir şey mi yoksa objektif bir kriter mümkün mü?
  • Korkut: Kimyasal… Bünyenden bir şeyler kıpırdandığını hissediyorsan otur dinle, otur çal. Müzik türleri, kapında dilekçeyle beklemesin. Al hepsini içeri, nasılsa hepsi içeride kalıcı değil. Ama ne kadar çok sesle tanışırsan, dünyanın ve hayatın bin türlü haliyle de daha çok tanışık olursun. Bir gün derdine rebetiko yetişir, bir gün neşenin tercümanı 90’lar punk olur, bir an gelir Müslüm Baba damarı dinlemeden içerideki sıkıntıyı teşhis edemezsin…

 

  • Engin: Müslüm Baba dedin madem o konuya da gelelim. 🙂 “Arabesk” diye adlandırılan müzik ile de yakın bir muhabbetin var. Çoğu kimse açısından arabesk -hafif tabirle- “kötü” bir müzik. Ne yalan söyleyeyim, benim de pek nadir dinlenir bulduğum bir şey. Sen nasıl tanımlarsın? Senin üstündeki etkisi nedir?
  • Korkut: Arabesk, 6 yaşından beri aşina olduğum, müzikle ciddi olarak ilgilenmeye başladıktan sonra da kendimden birçok nokta bulduğum bir müzik türü. Bir müzik türü olduğuyla yüzleşince, önündeki ardındaki “itici” detayları görmüyorsun, sadece dinliyorsun ve özümsüyorsun. Her müzik türünde olduğu gibi arabeskin de baştan savma, “efkar hamaseti” örnekleri var. Ama özellikle 70’ler ve 80’lerdeki arabesk, Arap müziğiyle Anadolu nağmelerinin harmanlanması ve batı müziği altyapı çalgılarıyla desteklenmesi açısından birçok leziz örnek içerir. Ama arabesk sevmek, melodi örgüsü ve nağme yoğunluğu açısından, çok yağlı bir yemek gibidir. Herkes sevemez ya da sevse bile birkaç kaşıktan sonrası bozabilir J

  • Engin: Yağlı bana dokunur doğru! 🙂 Arabeskten blues’a nasıl geçiliyor peki? 🙂
  • Korkut: İkisi de birçok yönden kardeş müziktir. Şarkıların konuları, kalıplaşmış melodiler, alt kültürün, varoşun benimsediği bir müzikken, popülerliği arttıktan sonra tüm sosyo ekonomik kesimlere hitap etmesi, zenginlerin de bağrına basması ve icracıların da zenginleşmesinden sonra samimiyet vitamininin düşmesi gibi hem müzikal, hem de sosyolojik benzerlikleri çok… İkisini de çalmak hiç kolay değildir bir de 😉 Çok ince çalma ve söyleme tavırları mevcuttur. Dümdüz pentatonik, blues demek değildir; dümdüz kürdi kalıbı da arabesk demek değildir.

 

  • Engin: Hadi o klasik lafı da sorayım o zaman: Müzik evrensel mi? (Kırşehir’den Seatle’a yol gizli gizli)
  • Korkut: Evrensel kelimesinde insanoğlunun kibri mi var, yoksa naifliği mi var çözemedim hiç. Evrenin geri kalanıyla bir temasımız olmadığı halde, “müziğin kainata mal olabileceğinden emin olmak” kibri mi, yoksa umudu mu “müzik evrenseldir” cümlesini doğurmuş acaba? Bence müzik insansaldır 🙂 İnsanın, dünyayı, tabiatı, bitkileri, hayvanları, dağı taşı, sonra sonra da kentleri, kentlerin seslerini taklit etme dürtüsüdür bizim bildiğimiz müziği ortaya çıkartan. Bir gün başka gezegenden gelen canlılara Kordon Zeybeği çaldığımızda işin diğer boyutunu da görürüz nasipse.
  • Engin: Bir yandan gitar ile batı müziği sesleri ama öte yandan makamlar… Armoniler, baslar, davullar, sibemol ikiler… Geleneksel müziklerin muhafazası hakkında ne düşünüyorsun? Ya da “müziğimizi neden bozuyorsunuz kardeşim?!” 🙂
  • Korkut: İnsan denen şaşkaloz yaratık, tarih boyunca biyolojik ve sosyo-kültürel kaynaşmalar ile ilerlemiş ve buna rağmen de her daim en çok karşı durdukları şey de bu kaynaşmalar olmuştur. Kültürler karşı karşıya gelince etkileşir. Önüne geçemezsiniz. Ama siz, kültürlerin kaynaşmasından önceki zamanların, -görece- yalın tadını daha çok seviyorsanız, bu tadı muhafaza etmenize de kimse engel olmamalıdır. Müzikler, müzik aletleri, icra şekilleri, hepsi hareket halindedir. Harekete kimse mani olamaz. Bence bu iş çift taraflı… Yeninin önünde durulmamalı, eskinin varlığı da unutturulmamalı.
  • Engin: Ben epeyce bir zamandır seni takip ediyorum ve anlayabildiğim kadarıyla mekanlar ve müzik arasında bir bağ kuruyorsun. Mübadil geçmişin de bunda bir etkisi var sanıyorum. Pergel epeyce bir alanı tarasa da dönüp Ege kıyılarına demir atıyor gibi. Müziğinde mekanlar var mı?
  • Korkut: Anne tarafı Girit mübadili, baba tarafı da Balkan göçmeni. Çocukluğum da bir mübadele yeri olan Ayvalık’ta geçti. Çocukluğumda aklımın ermediği ama geçmişine dair bir şeyler hissettiğim mekanlar, bugün bile kafamın içinde bir yerden çıkabiliyor. Ya da hiç göremediğim ana baba ana yurtları… Bazen de sevdiğim müziklerin doğdukları kentler ve oraların kasvetli havası… Ben epey bir mekancıyım ama gitmediğim görmediğim mekanları hayal etmek, bu mekancılığın en büyük parçalarından biri. Niye? Çünkü adı üstünde hayal…

Çağlama

  • Engin: İstanbul-İzmir mekan değişikliği neden? İyi oldu mu bu geliş?
  • Korkut: Eşimle birlikte (o da Aliağa-Somalı) bir gün birbirimize baktık ve “Haydi gidiyoruz buralardan” dedik. Çünkü bizim ruhi yapımız, İstanbul gibi bir akıntıyı kaldıracak durumda değildi daha fazla. İzmir’e geldik, çocukluğumuzun geçtiği topraklara yakınlaştık ve birden bire kafa huzuru, vücut sağlığı iyi yönde değişti. İkimiz de daha üretken ve daha girişken olduk. İstanbul’a artık sadece iş için kısa süreli gidiyoruz ve her gittiğimizde de “oh be iyi ki kaçtık senden” diyoruz.

 

  • Engin: İzmir’e gelişle birlikte grup ve solo projeler oluştu. Daha öncesinde benim bildiğim İstanbul Arabesque Project (IAP) var. Ben seni İzmir’e geldikten sonra tanıdığım için o grupla çaldıklarını dinlediğimde sanki ciddi bir değişim var müziğinin hallerinde. Bir kendini bulma, kendi sözünü söylemeye başlama gibi. Açık konuşmam gerekirse İzmir’li hal bana çok daha iyi geldi. Şimdi bunu ikiye bölüp öne IAP’ı sorayım. Nasıl başladı, senin açısından anlamı neydi ve neden ayrıldın?
  • Korkut: IAP, kuruluşundan beri yer aldığım ve 4 albümünde hem müzisyen hem de şarkı yazarı olarak bulunduğum, bana birçok açıdan tecrübe sunmuş bir proje… İzmir’e geldikten sonra aynı tempoda yürütemedik. Ben de, yıllardır sandıkta beklettiğim birçok fikri dışarı çıkarmanın zamanıdır deyip üretmeye ve hayata geçirmeye koyuldum. Önce farklı formlardaki müziklerim ve uzun yıllardır kendimi daha iyi ifade edebildiğim cümbüş için özel bir yer açmak istedim. Gerisi, İzmir’in sükunetinin de yardımıyla hızla geldi diyebilirim.

 

  • Engin: Demin bahsettiğim yön ya da belki daha doğru tabir ile “hâl” değişimi var mı? Katılır mısın dediğime? Yeri midir bilmiyorum, evet öncesinde de çalıyordun ama cümbüşün bunda bir etkisi var mı?
  • Korkut: Cümbüşün, çaktırmadan benim müzik hayatımın her yerinde bir etkisi ve izi var. 2004 yılından önce cümbüş çalmıyordum ama müzik adına en çok heyecanlandığım anlar arasında hep cümbüşün bir yeri vardı. Levent Yüksel’in Med Cezir’i, Erkan Oğur’un Fırat Ağıtı solosu, Ara Dinkjian’ın Dinata Dinata canlı kaydındaki cümbüş solosu ve cümbüşlü besteleri… Benim kulağım hep cümbüşteydi. Daha sonra cümbüşü farklı şekillere büründürmek ve farklı şekillerde çalmak ihtiyacı fırladı ortaya. Öylece fırladı… Hiç hesap kitap olmadan. Uzun yıllar “çelik telli” bir çalgı olan elektrik gitar çalmanın da bir etkisi olsa gerek, cümbüşün çelik telli olması, herhangi bir tutucu geleneğe, herhangi bir değişmez çalgı disiplinine, çok belirli bir repertuara vs. sahip olmayan tamamen özgür, serkeş, hafif de meczup bir çalgı olması beni kendine çekti.

 

  • Engin: Cümbüşe döneriz ama biraz Yasak Helva ve Duble Salih‘ten bahsedelim mi? Önce en çok merak edilen soruyu sorayım: “Salih Nazım Peker neyiniz oluyor?” J
  • Korkut: Salih Nazım aga ile biyolojik hiçbir yakınlığımız yok. Ama müzik konusundaki birçok hususta, tam anlamıyla “aynı telden çalıyoruz”.

  • Engin: Salih Nazım ağabeye selamlarımızla birlikte sorayım nasıl gelişti “Duble Salih” fikri? (Bu arada gruplara bulduğun isimler ve lisanı kullanma biçimine şapka çıkardığımı da söylemiş olayım )
  • Korkut: Çok teşekkür ederim, eski mesleğim metin yazarlığı olduğu için kelimelerle aram iyidir, eski mesleğim süresince aklım hep müzikte olduğu için, kelimelerin faydasını da yazarlıkta değil, müzikte görüyorum. Salih agayla internet üzerinden yazışırdık, birer çalgı ve harmanlama iştahlısı olarak. İstanbul Blues Kumpanyası ve Kırıka ile fikirlerimizi ve kulaklarımızı şenlendirmiştir sağolsun. İzmir’e yerleştikten sonra beraber, sadece akustik çalgılarla bir şeyler çalalım istedik. O da o sıralar, yeni nesil tasarım çalgılarımızdan olan divane ile vakit geçiriyordu. Dedik ki, “bugüne kadar hep harman müzikler yaptık, madem öyle niye ana sazlarımız harman sazlar olmasın?”. Böylece 2 Salih, 2 melez-icat çalgı olan cümbüş ve divane ile Duble Salih adıyla çıktı yola… Buradan, divane çalgısının mucidi Yavuz Gül ağabeyimize, divanenin kendine has tellerini üreten Kaya Gül’e ve memleketin ilk divane icracısı Şenol Sessiz ağabeyimize de selam etmiş olalım.

 

 

  • Engin: Yasak Helva? Hakan Görkem Bıyık ve Onur Ertem ile tanışıklığınız nereden? İkisi de şahane müzisyenler.
  • Korkut: Yasak Helva da telepatiyle kuruldu 🙂 Ben, cümbüş ve perdesiz gitar odaklı bir trio kurmak peşindeydim ve aklıma yeni tanıştığım Hakan ve yıllardır takdirle izlediğim, benim gibi İzmir’e yerleşmiş Onur Ertem geldi. Onlara bu düşüncemi açmaya niyetlendiğim sırada Onur’dan mesaj geldi: “Selamlar, biz Hakan Görkem ile bir araya gelip bir şeyler yapmaya niyet ettik, bize katılmak ister misin?” 🙂
  • Engin: Vaay, ne güzel bir tesadüf olmuş! Yasak Helva ile Sziget 2019’a katıldınız. O süreç nasıl oldu? Bir de Tunus’a gittiniz. Youtube’da Yasak Helva kanalında oradan hatıra müthiş bir parça var: Gaz Bulutu.
  • Korkut: Teşekkür ederiz. Sziget’in Türkiye elemelerine katıldık, 2 parça canlı çaldık (Biri Gaz Bulutu) ve jüri oylarıyla seçilerek gitmeye hak kazandık. 13 Ağustos 2019’da yağmurlu bir Budapeşte gününde, dünyanın dört bir yanından gelmiş bir seyirci kitlesine kendi parçalarımızı ve kendi havalarımızı çaldık. Tarifsiz keyifli anlardı bizim için. Sziget öncesinde de Nisan 2019’da Tunus’ta Kartaca Caz Festivali’nde çaldık. Müziklerimizde birçok ortak nokta olduğu için onlara tatlı bir sürpriz yaşattık diyebilirim.

  • Engin: Malum, bu pandeminin en çok etkilediği kesimin başında müzisyenler geliyor. Aslında bu yaz İstanbul Caz Festivali’nde hem Yasak Helva’yı hem de Duble Salih’i dinleyecektik. Aylardır hiçbir konser yapılamıyor. Ufukta var mı bir şeyler?
  • Korkut: Ertelenen İstanbul Caz Festivali, bir değişiklik olmazsa Eylül ayında yapılacak. Onun dışında Urla ve Çeşme’den festival haberlerimiz gelebilir. Sonrasında da yine uzun ve mecburi bir eve çekilme süreci yaşayacağız gibi görünüyor. Bu süreç, müzik sektörü için hem büyük bir kıyım hem de birçok konuda evrim geçirme vesilesi olacak. Her açıdan şifa ile atlatabiliriz umarım.

 

  • Engin: Senin solo bir projen de var. Ben hem İzmir’de hem de İstanbul’da dinleme şansını bulmuştum. Onu devam ettirmeyi düşünüyor musun? Parçalar değişecek mi?
  • Korkut: Albümüm nasipse sonbaharda çıkıyor. Yine cümbüş, çağlama, divane ve gitar üzerine kurulu. Bu sefer türkü yorumlarım olmayacak. Tamamı evimizde yazılmış parçalar (bir istisna hariç olabilir). Artık sadece kendi kafamdaki müziği, kendi istediğim gibi paylaşma ve bunu temel gündemime oturtma vakti geldi de geçiyor bile.

 

  • Engin: Cümbüşe gelelim mi? 🙂 Buna girmeden de aslında demek istediğim bir şey var: Özellikle enstrüman icracılarına sorulan sorulara baktığımda sazlarına ilişkin soruların merkeze alındığını görüyorum. Özellikle daha yeni başlayanlar. Sanki o sazı, o teli, o manyetiği alsa her şey çözülecek… Ama adı üstünde bir araç, çalgı, enstrüman. Halbuki müzik o değil. Gördüğüm kadarıyla (elbette bu doğal da biraz) sana da cümbüşle ilgili olarak çok soru geliyor. Ben müziğini daha çok merak ederim. Yine de cümbüşü sormak zorundayım, beni de bulaştırdın çünkü :)) Buyur nerden nasıl başlamak istersen… Ha bir de “hiçbir enstrüman çalamıyorum, cümbüşle başlayabilir miyim?” 🙂
  • Korkut: Cümbüş birçok açıdan çok garip bir çalgı. Hem aşırı yerel, hem küresel, hem çok coşkun hem de çok içli bir tınısı var. Hem çalması çok zevkli, hem de baş etmesi zor. Görüntüsü, sesi, sade yapısı ve zaman zaman sinir bozucu dertleri (sahnede ötmesi, fazla çınlaması, günlerce akort kaçırmayıp birden akort tutmamakta inat etmesi) ile bana avare bir bilgeyi hatırlatıyor hep. Cümbüşün içinde bol bol Neyzen Tevfik, Sakallı Celal, Manisa Tarzanı, Diyojen, Bekri Mustafa mevcut… Bu isimler ve bu isimlerin sözleri, tutumları, yaşanmış ya da efsane hikayeleri-kıssaları, ömrüm boyunca beni çok etkilediği için, cümbüşe, onun güzelliğine, zorluğuna ve sunduğu özgürlüğe düştüm diyebilirim. Hiçbir enstrüman çalmayan, mutlaka cümbüşle başlasın; müziği gerçekten sevip sevmediğini ancak öyle anlayabilir 😉

 

  • Engin: Teknik yönden bir yanıyla gelişmeye çok müsait bir alet ama öte yandan ortaya çıktığı günden bugüne öyle kalmış. Ne olacak bu cümbüşün hali?
  • Korkut: Cümbüş, dünya üzerinde tek bir aile tarafından üretiliyor ve satılıyor. Dolayısıyla çalgının değişim ve gelişimi çok hızlı olmayabilir. Ancak zaman içinde cümbüş, müzik sektörünün “kayda değer” sahnelerinde ne kadar boy gösterirse, kendi evrimine o kadar davetiye çıkaracak demektir. Tahminimce 90’lardan bugüne gelen manyetikli cümbüş, daha sonra senin de sayende çoğalan ağaç klavyeli ve nitelikli ağaçlardan yapılma eşikleri olan cümbüş, henüz tasarım aşamasında olan, üzerinde kafa yorduğumuz bazı cümbüş türleri, yeni cümbüş telleri vs… Yol uzun, çalgı güzel, çalgı zorlu, biz de zora sevdalı (Belediye başkan adayı sloganı gibi oldu idare ediniz) J

  • Engin: Cümbüşün pek eğitimi filan da yok. Sen ders veriyor musun? Ya da ileriki zamanlarda cümbüş eğitimi ile ilgili bir düşüncen var mı?
  • Korkut: Ben bireysel olarak cümbüş dersi veriyorum (online). Ama cümbüşü ve eğitimini sistematik hale getirmek için bir adım atmak, ayrı bir yetkinlik alanı. Ben sadece cümbüşten kendi beklentilerime ve kendi nacizane çözümlerime odaklanabilirim o kadar. Ama şunu söyleyebilirim, cümbüş çalımının kökünde ud tavrı vardır. Ama ud geleneğine yapışıp kalmış bir saz da değildir. İsteyen ud tavrını çalışmayıp, sadece blues da çalabilir. Cümbüşün ardında yüzlerce yıllık bir gelenek, repertuar ve tavır yoktur. Kendi tavrını da diğer sazlardan ödünç alır ve yansıtır. Yani tam manasıyla özgür bir çalgıdır aslında.

 

  • Engin: Konuşacak daha da çok şey var ama dergiyi tümden bize ayırmak zorunda kalabilirler. Çok teşekkür ederim bu güzel söyleşi için. Kapanışta son söz için buyrunuz:
  • Korkut: Bu kadar nitelikli sorularla beni karşı karşıya bıraktığın için önce sana, sonra da bu güzel dergiye çok teşekkür ederim. Yaşasın mekanların ruhları ve o ruhlarla beslenenler!

 Not: Derginin basılmasından sonra Salih Korkut’un yeni solo albümü “Denize Dik” yayınladı. Albüm hakkında bir söyleşiyi şuradan dinleyebilirsiniz.

 Salih Korkut Peker:

Instagram: https://www.instagram.com/korkutpeker/?hl=tr

Youtube: https://www.youtube.com/channel/UCxC_ThxpLvU_cqk24dLGrnQ

Facebook: https://www.facebook.com/pekerkorkut/

Spotify: https://open.spotify.com/artist/0U06Mx18YYHYbjcrxvez2b

 

 

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll to Top